BAŞROLDE 1 DOWN

basrollerde1down

Başrolde 1 down

 

Bizim hikayede giriş, gelişme, sonuç sırasız ve zamansız. Sevinç ile başlayıp acı, korku, umut, dua ile perçinlenen, başrolünde ‘sürpriz 1 down’ın olduğu umut vaadeden güzel bir hikaye…

Hamile olduğumu öğrendiğimde heyecanla eşimle paylaştım. Sevdiklerimle… Her kadın gibi… Anne olmayı, elindeki test sonucuyla o an hisseden her kadın gibi. Bir kontrol, iki kontrol, rutin testler. Her şey yolunda. Sağlıklı bir gebelik süreci. Ve birden her şey değişiyor.

Bebeğimi kaybetme korkusuyla karşı karşıyayım. Oysa ne kadar güzel hayallerimiz vardı…

Oğlumla neler neler yapacaktım..

Sonra bir gün doktor bir şeylerin ters gittiğini söyledi. ‘Bebeği kaybedebilirsiniz’ dedi ve doğum için Ankara’ya gitmemi önerdi. 4 gün sonrası için randevumu bile almıştı. Ne kadar iyi biri!

4 gün boyunca oğlumla güzel günler geçireceğimi umut ettiğim evimizde korkuyla bekledik. Ağlamadım henüz.

Başka bir şehirdeydim artık! Beni o gün ilk kez gören kadın doğum doktoru bebeğin alınması konusunda kararsız kalmıştı. Ona göre karnımdaki bebek ya bu gece ölürdü, ya sabaha, ya da bir sonraki sabaha. Tüm gecem, başımda bir hemşire ile doğumhanenin sedyesinde tavan aydınlatmasına bakmakla geçti. Sabah oldu ve kimse ölmedi…

Ne ara sabah olmuştu, beni kim ameliyata hazırladı, eşimle, annemle vedalaştım mı bilmiyorum. Sezaryen zamanı.. Umut var. Korku var. Heyecan yok.
Bedenimde nefes alan bir can, atan bir kalp var. Hala..

O sesi duymak için bekliyorum.
Ameliyathane bembeyazdı. Hemen solumda beyaz duvarda gri bir saat. Sabah saatleri.
Sanırım 8’i bir şeyler geçiyor. Birden ayıldım. Bebek yok. Nerede bebek? "Nerede bebeğim" diye soramam!
Ayıldığımda etrafımdaki kalabalık azalmıştı. Bir iki kişi kalmıştı. Biri ortalığı toparlıyor, biri başımda bekliyor. Saat hala 8’i bir şeyler geçiyor. Sonra beni odaya aldılar. Kapısında ‘yüksek riskli gebelikler’ yazıyor. 1 kadın var. Sonunda kucağına bebeğini almanın mutluluğunu yaşayan bir kadın… Sana o mutluluğun içinde gözleriyle destek olmaya çalışan ve acını anlamaya çalışan bir kadın. Annem, annem yanımda. Bekliyorum. Nefes alıyor muyum? Belli değil.

Sonra kapı aralanıyor. Bana değil…
Sonra kapı aralanıyor. Bana değil…
Sonra kapı aralanıyor, yine bana değil.
Annemde ses yok, bende soru…

Bekliyorum.
Bekliyorum…

Sonra yine kapı aralanıyor. Eşim kapının arkasında.
Yüzünden anlamaya çalışıyorum. Umut, korku, merak, bildikleriyle yalnız kalmış eşim.

Ağlamış mı ne ? Saçlarındaki beyazları önceden fark etmemiş olamam.
Kapı kapanıyor, bir daha aralanıyor. Bir ses. Bir cümle.
"Bebek için bez ve kıyafet " ahh  bebek…
Ağlamak mı istersin? Bağırmak mı istersin? Haykırmak mı? Herkese sarılmak mı? Ceylan gibi seke seke koşmak… Yaşıyor yaşıyor benim bebeğim yaşıyor….

Buraya kadar her şey yolunda. İçin umut doldu değil mi? Benim de öyleydi.
Hikâye böyle sürdü… 3 gün olmuştu. Anne olalı tam 3 gün. Ama bebeğimi hala görmemiştim.

Doktorların biri geliyor, biri gidiyor. "Bebeğin durumu kötü. Böbrekler çalışmıyor. Kalbi delik,

başı, vücudu şiş. Rengi kötü, lösemi, küçük, çok küçük…" Umut sınırlı. Acı sınırsız. Bunları duyduğumda yenidoğan yoğun bakımdaydım. Onun küvezinin başında. Herkes bana bakıyor. ‘Bebegini 3 gündür görmeyen kadın geldi’ diyorlardı heralde.

Bebeğin durumu o kadar kötü ki. Her sabah aynı cümle "Hazırlıklı olun. Hazırlıklı olun." Bir anne bebeğinin ölümüne nasıl hazırlanır ki. Bilmiyorum. İlk kez anne oldum ben, nereden bileceğim?

Gel git mesken ettik küvezini. Sütünü bezini eksik etmedik. Ama hala annesi gibi
hissetmiyorum. Bir gün hissettim ama… Onu ilk kucağıma aldığımda… 1 aydan fazla olmuştu. Hala ölmemişti. Kuvezinin yeri değişmişti o gün. Kucağıma veren hemşire benim için dünyanın en iyi insanıydı o an. Sanki pembe pelerinini giymiş bir kahraman. Küvezdeki diğer bebekleri anne kokusu çoktan sarmıştı. Anneler, bebeklerini emziriyor, kucaklarına istedikleri gibi alabiliyorlardı. İşte o gün ben de kucağıma aldığımda sona biraz daha yaklaşmıştık. Bu, aylarca bedenimde taşıdığım bebeğimle ayrılığımızın ilk kavuşmasıydı.
Asıl mevzuya gelelim artık. "Down olduğunu biliyor muydun?" Testler, kahrolası testler…
Nasıl öğrendiğimi hatırladığım anlarda aklıma hep aynı şey geliyor. Beynime kazınan o iki kelime. Bir doktorun dilinden dökülen o iki kelime. Zihnimin içinde.  "Oğlunuz DOWN SENDROMLU…" O doktorun odasından ne zaman çıktığımı, kapı tokmağına dokunup kapıyı nasıl araladığımı hala hatırlamıyorum. O iki kelimeyi duydum ve zaman durdu. Kendime geldiğimde arabanın ön koktuğundaydım. Yanımda eşim vardı. Sessizdi. Arka koltuktan kısık tonda bir ağlama sesi… Annem… Doğru o da oradaydı, o da duymuştu.
Sonra diğer anlar…. Nasıl öğrendiğimizi hatırladığım diğer anlar. Sıralı her biri. Hepsi aynı yere çıkıyor.

Canımın nasıl yandığını, nasıl acı içinde kıvrandığımı, nasıl çaresiz kaldığımı hatırlatıyor her an, her biri. Sonra hiç bir şeye bu kadar yanmadığımı anlıyorum. Hayatımda hiçbir şey beni böylesine çaresiz hissettirmedi, hayatımı böylesine birden bire, iki kelimeyle mahvetmedi.

Zaman geçti, ağlaştık, yıkıldık kahrolduk, mahvolduk, bittik ya! Neden, neden, neden ben?
Günahlarımın hepsini yazdım. Her birini o günün koşullarında neden yaptığımı düşündüm.

Küçükken annemin kardeşimle yaramazlık yapıyoruz diye, bizi psikologa götürdüğünü hatırladım. Psikolog her seansta aynı ödevle eve yollardı bizi. "Kardeşinde sevdiğin ve sevmediğin şeyleri yaz!" Yazdım, sayfalarca yazdım. Bu sefer kardeşimi değil ama. Annesi olduğum şeyin artı ve eksilerini. Şimdi yazmayacağım o gün karaladıklarımı. Artı yok işte onu bilin yeter..

Zaman daha da geçti, öyle uzun değil ya 1, 2 ay. Biz hala bir hastanenin yoğun bakımındayız. Tenini acıttılar, saçını kopardılar, minik pamuk yüzünü bantlarla kanattılar.
Kestiler, biçtiler.

Evet Allahım. Çok özür dilerim, senden gelene razı olmadım. Evet, onun hiç bir eksiği yok. O bu dünyaya tüm artılarıyla gelmiş. Fazladan bir kromozonu çantasına atmış ve bana gelmiş. Beni seçti. Aylar alsa da onu kabullenmem. Hayatım eskisinden çok, çok, çok daha özel ve güzeldi artık.

Anlamlı… İyi ki sen beni seçtin oğlum. İyi ki çantanı kaptın da geldin. Sana hemen sarılamadığım için, senden bir gün af dileyeceğim ve o gün bunları duyacaksın.

‘İnsan bilmediğinden korkar’ oğlum. Ben bilmiyordum. Bu kadar harika bir çocuk olacağını, ben bilmiyordum. Çevre baskısından korktum. Beni annen yaptığın için her bir hücremle sana minnettarım oğlum. Her zaman yanındayım, her zaman yanımdasın.

Ömer Tarık’ın annesi Canan

0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir