BİR DOWN RÜZGARI

Rüzgar

Rüzgar adına yakışır bir şekilde hayatımıza girdi. Çünkü tahmin edilen tarihten  bir ay erken geldi. Bizim için down sendromlu olması değil dünyaya erken gelmesi sürpriz oldu. Özel bir çocuğumuzun olma olasılığının çok yüksek olduğunu dört aylık hamileyken yapılan üçlü test ile öğrendik. Doktorumuz amniyosentez önerdi. Daha down sendromu hakkında yeteri kadar bilgimiz yokken amniyosentez için hastane ve doktor araştırmaya başladık. Nihayetinde üçlü test  istatistiki bir sonuçtu! Pek ihtimal vermiyorduk. Ama yine de bir tedirginliğimiz vardı. Amniyosentez için doktorun karşısına geçtiğimizde bir tedirginlik gerekçemiz daha oldu. Çünkü doktor “amniyosentezin yüde birlik bir düşük ihtimali var” dedi. Biraz düşünelim diye dışarı çıktık. Biz bu testi neden yaptırıyorduk? Testin sonucuna göre bebeğimizi mi aldıracaktık? Öyle bir ihtimal aramızda karşılıklı söylenen birer kelimeyle ortadan kalktı. Asla! Hastane kapısında döktüğüm göz yaşı –ya bir şey olursa, ne olursa olsun kabul edeceğim bir bebeğim olacak, neden yaptırayım- diye yaşadığım gel gitler. Bunlara rağmen yüzde birlik riski almalı mıydık? Bu kararda çok bocaladık. Ama eşimin telkini ve desteği ile bu kararsızlık sona erdi. Sonunda şuna karar verdik; amniyosenteze göre ya rahatlayacağız ya da down sendromu hakkında -doğuma kadar- gerekli bütün bilgileri edinerek psikolojimizi hazırlayabilecektik. Üç haftalık bir uzun bekleme sürecinde sonuç belli oldu. Rüzgarrrr :) İyi ki varım, canımın cananı, gül yüzlüm …

Rüzgar’ın down sendromlu olacağını öğrenince her şey bitmedi tabi. Aksine daha yeni başlıyordu. Hastanede raporu elimize aldığımızda yaşadığımız şey tam bir ŞOOKKK. Hastane koridorları dar gelmişti. Sanki birileri bize şaka yapıyordu. O anki psikolojimizi hangi kelimeyi kullansam hangi cümleyi kursam anlatamam. Korku, çaresizlik, ne yapacağız şimdi, nasıl olacak? Bütün bunlar kafamda dolandı durdu. Bu düşünceler boğazımda düğümlenen nefes gibiydi adeta. Amniyosentez sonucu elimizde hastaneden çıktık. Eve dönüyoruz. Ama nasıl dönüyoruz bilmiyorum. Hıçkıra hıçkıra ağlıyorum. Eşim araba kullanırken ona bir şeyler söylemişim. Ben hatırlamıyorum, kendisi söyledi. “O da seninle top oynar ki” O anki şokla ne dediğimi inanın hatırlamıyorum. Şimdi düşünüyorum da bunu söylediğime göre down sendromu hakkında neredeyse hiç bilgim yokmuş. Bir an önce eve gidip kızıma sarılmak istiyordum.
Ailecek iki haftalık bir kabullenme süreci yaşadık. Bu süreçte yalnız kalmak istedik. Hatta eşimle birbirimizden bile kaçtık. Ne yiyip içtiğimizi anlamadık. Kızımıza ne kadar yansıtmamaya çalışsak da o iki hafta çok yoğun duygular içindeydik. Down sendromu ile ilgili bir sürü video izledik, makale ve yorum okuduk. Down Türkiye DSD sitesindeki bütün bilgileri okuduk. Alışveriş kısmından birçok kitap satın aldık. Sanki bir bilgi yarışmasına girecek gibiydik. Bilgilendikçe rahatlıyorduk. Bizi nelerin beklediğini artık biliyorduk. Eşim yakındaki rehabilitasyon merkezlerini araştırmaya başlamıştı bile. İyi ki elimizi çabuk tutmuşuz çünkü Rüzgar anne karnında iyi beslenemediğinden bir ay erken doğdu. Beklenen o an gerçekleşti. Sadece 1 kilo 700 gram doğan Rüzgar o kadar güçlü ağlıyordu ki adeta dünyaya “bende buradayım” mesajı veriyordu. Rüzgar’ın aksine doğumhanede bir sessizlik vardı. Çünkü oradaki herkes down sendromlu bir bebek beklediğimizi biliyordu. Bu sessizlik o an beni çok üzmüştü. Rüzgâr sanki onlara inat daha gür sesle ağlıyordu.
Rehabilitasyon merkezlerinde, rapor alma süreci boyunca hastanede ve gittiğimiz down kafelerde çok sayıda down sendromluyla karşılaştık. Hepsi farklı seviyelerdeydi. Aileleriyle tanıştık sohbet ettik. Bu sohbetlerimizle yaptığımız araştırmaları birleştirdiğimizde şu kanıya vardık; bizim çocuklarımızın tedavisi sevgi ve eğitim. Rüzgar ile hayatımız daha renkli, heyecanlı ve hareketli. Biricik kızımız Rüzgar’ın güzel ablası Doğa, küçük yaşına rağmen bizim en büyük destekçimiz. Her ikisi de çok çok seviyoruz. Sevgiler.

EVİMİZDEKİ MELEK

IMG_2974-4

7 ay geçti Yiğit’imi kucağıma alalı, asla unutamıyorum o ilk günü.Gerçi ben hamileyken öğrenmiştim bebeğimin downlu olabileceğini.. bugün gibi hatırlıyorum her saniyesini.. ilk bebeğimiz..hamile olduğumu öğrendiğim an mutluluktan havalara uçmuştuk eşimle . Mutluluğum uzun sürmemişti. 14 haftalık hamileyken 2’li test için çalmıştık bu sefer doktorumuzun kapısını. Test boyunca gülücükler saçarak o minik canlının hareketlerini izlemiştik babasıyla. Doktorun hiç konuşmuyor olmasından nasıl da anlamamışız birşeylerin ters gittiğini hayret ! Görüntüleme işlemi bitince doktor down sendromu olabilir demişti. Donmuştum.. Sonrasında bütün hamileliğim ağlamakla geçmişti, günlerce aylarca ağladım . Ama aldırmayı aklımın ucundan bile geçirmedim. Nasıl düşünebilirim ki.. Düşünsenize doktor o küçük şeyden bahsederken size ‘annesi’ diye hitap ediyor .. O biçare canlının annesi olduğunu düşünmek bile merhametten çatlayacak gibi hissettiriyordu.Herkes birşeyler söylüyordu ama ben asıl bilmem gerekenleri zamanı gelince bebeğimden öğrenecektim.. Çok korkuyordum, olasılıklardan ..Sadece down sendromu değil , milyonlarca başka sendromdan.. Endişelerin sonu yoktu, sonsuz bir kuyu gibi! Anne olmak böyle birşeymiş meğer..Günler geçti 3lü tarama testlerimizin sonucu temiz çıkmıştı, buda benim aklımda bütün kötü olasılıkları silmeye yetti tabi.. 38.haftada bebeğimizi kucaklamak için gitmiştik hastaneye. Normal Doğumla aldım meleğimi kucağıma. Doğar doğmaz ilk sorduğum soru “downlu mu ” oldu. Ne kadar da önemsiz miş meğer sendromu ! Doktorum o anda soruyu geçiştirmişti . Ben yine bi terslik olduğunu anlamamıştım. Sadece doğumhanede onu ilk gördüğümde “downlulara mı benziyor Ne ” diye geçirdim içimden , sonra Yok canımm psikolojik olarak bana öyle geliyor diye hemen kovdum bu soruları da kafamdan.. Odamıza geçip bebeğimizin gelmesini bekliyorduk. Aman Allahım o da ne ?.. Bi anda dört-beş doktor birden girmişti odaya. Hatırladığım şey “bebeğinizin down sendromlu olduğundan şüpheleniyoruz” cümlesiydi.. Çökmüştüm .. Birileri o anda üniversiteye giden downlular var , herşey eğitim falan gibi bişeyler mırıldanıyordu sanki.. Bunların o an benim için öneminin olmadığını bilmiyorlarmıydı??? Neden bana çok güzel güleceğini söylememişlerdi ki ?? Ertesi gün evimize gelmiştik .. ama bi terslik vardı ben mutlu değildim , tek yaptığım şey ağlamaktı.. Etrafımdaki herkes teselli etmeye çalışıyordu . o minicik canlı bana öylesine muhtaçtı Ki.. Sanki hayatım kararmıştı , evimizi matem evine çevirmiştim resmen .. Hamileyken yazmaya başladığım günlüğü bile yazmayı bırakmıştım.Her yer karanlıktı..Daha 24 yaşındaydım ama hayatım bitmiş gibi hissediyordum.. Beynimde dolaşan tek şey “bundan sonra hiç mutlu olamayacağım” düşüncesiydi.. Ne saçma !! Sahi Neden bana çok güzel güleceğini söylememişlerdi ? Kromozom sonucumuz çıkana kadar geçen süreç Yiğit’in burnun küçüklüğünü anneme, gözlerinin çekikliğini kardeşime, ellerini eşime benzetmekle geçti..Ama bu çabalarım da sonucu değiştirmedi. Bu süreçte eşime bi kez daha aşık oldum. Yüreği ne kadar büyükmüş meğer. Hemen kabullenmişti herşeyi ‘o bizim bebeğimiz ‘ deyip basmıştı bağrına..Oysa benim kabullenmem aylarımızı aldı.Yiğit’im şimdi 7 aylık .. Öyle güzel gülüyor , öyle güzel kokuyor Kİ !! “Kime benziyor bu çocuk ?” Sorularının hiçbir önemi Yok! Gözlerinin çekikliğinden Dolayı ” japonlara benziyor” demelerinin hiç bir önemi Yok! Sendromunun hiç bir önemi Yok !! Zor olan sendromu değil . Biz bir süre önce meleğimizin epilepsi olduğunu öğrendik.. Ama inanıyorum epilepsiyide atlatıcak benim oğlum . Adı gibi Yiğit benim meleğim, herşeyin üstesinden gelicez .Hemde sadece daha fazla sevgi ile ❤️

Ben bunları yazarken uzandığı yerden bana gülücükler atan Yiğido’dan sevgilerle ❤️❤️

BİR LEYLA MASALI

Leyla

Mide bulantıları, iştahsızlık, halsizliklerle geçen herkesin yaşadığına benzer, sıradan bir hamilelikti benim için, Leyla’nın yolculuğu.
37.hafta geldiğinde beklenmedik biranda bize bazı işaretler yolladı,erken gelmek istediğini söylercesine. Saatler süren ağrı-sancı neticesinde 02.08.2013 te 23:30 da aramıza katıldı, çok şükür…
Normal doğum yaptığım için doğumdan kısa bir süre sonra yüz kaplan gücündeydim,sanki. Her şey buraya kadar ‘normal’di. Odaya geldiğinde yüzü-gözü şiş ve sürekli uyuyan bir bebek vardi, hemşirenin kucağında, pamuk gibi. Daha önce hiç Ds’lu bir bebek görmediğim ve 3-5 kere dışında bu sendromla ilgili bir fikrim olmadığından anlamamıştım, ne gözünden, ne burnundan ne de süt ememesinden… Bir tuhaflık varmış, ama anlayana, bana göre ‘tıpkı ben’.
Ertesi gün çıkmaya yakın odaya gelen çocuk doktorunun ısrarla araya bayram tatili girmeden bir genetikçinin görmesi iyi olur “gözleri biraz çekik” imalarını bile anlamayan bir anne. Biraz yorgun, uykusuz ve heyecanlı.. Hala söylerim “ben IQ’umun yarısını o doğumhanede bıraktım” diye. Yakınlarımızdan biri sessizce “acaba down sendromunu mu kastediyor dr?” Diyene kadar aklıma bile gelmedi bu ihtimal. “Yok canım bize benziyor bu çocuk, gidin diyorsa gidelim, ama birşey çıkmıcak bence” dedim.
Tüm rahatlığımla… Araya giren haftasonu ve pazartesi gittiğimiz genetik uzmanının odası ve duyduklarım. Burdan sonrası hala tam olarak net değil. Aradan kocaman bir 3,5 yıl geçti. Ama o odada ağlayarak sandalyeye çivilenircesine oturup bebeğimi giydiremeyip yardım istemek hala asılı kalbimde, aklımda, ruhumda…”evet fiziki bir kaç işaret var, ama ancak kromozoma bakılıp anlarız” diyen doktor ve sonrası.. 3 günlük bebek-anne-baba. O günden sonra bize önerilen araştırma hastanesine yaklaşık  üç ay boyunca her gün gittik. Tetkikler, sonuçlar, sarılık, enfeksiyon vs vs. Hepsi çok şükür geçti, gitti…🙏 3 gün ağladım, sonra ara ara, çok uzun zamandır HİÇ. Bu sürprizi kabullenme çok uzun sürmedi bizde, sorgulamadan geçtiysem o günleri, tek sırrı: benim down sendromlu bir bebeğin annesi olmam gerekiyormuş demek ki, diyerek konuyu kapattığım için.Aile, arkadaş ve Allah’ın desteğiyle… Eşimi o karanlık günlerden kurtaran da yine Leyla’nın kendisiydi. Haberi duyduğumuz gün balkona çıkıp epey bir ağlamış, sonradan duyduğum kadarıyla. Daha sonra bi hayal gelmiş gözünün önüne..Leyla büyümüş, kocaman bir kız hayalinde. Ve anne babasının ağladığını duyup odasından yanımıza gelip bize soruyor “baba ben böyle olduğum için mi ağlıyorsunuz?!” Eşim bunu bana anlattığında çok etkilendim, utandım ve o gün bende bıraktım ahlanıp vahlanmayı. O günden itibaren Leyla bizim evimizin neşesi, en kıymetlisi, prensesi. Tüm ailemiz için çok özel ve değerli. Düştüğüm, karamsarlığa kapıldığım olmuyor değil, insanım, anneyim, ama bunlar asla kızımla ilgili değil. Bu kirli-acımasız dünya düzeniyle ilgili. Hep söylüyorum, özel çocuk annelerinin derdi evlatlarıyla ilgili değil, sistemle ilgili. Evlatlarımızın ayrıştırılmadan,farklılıklarıyla kabul edildiği, ebeveynlerin madden sömürülmediği bir ülke-hayat hayalim-iz. Gerisi zaten kolay. Değil mi ki biz yüz kaplan gücünde anneleriz!

Sevgilerimizle…MeraLeyla💕

BAŞROLDE 1 DOWN

basrollerde1down

Başrolde 1 down

 

Bizim hikayede giriş, gelişme, sonuç sırasız ve zamansız. Sevinç ile başlayıp acı, korku, umut, dua ile perçinlenen, başrolünde ‘sürpriz 1 down’ın olduğu umut vaadeden güzel bir hikaye…

Hamile olduğumu öğrendiğimde heyecanla eşimle paylaştım. Sevdiklerimle… Her kadın gibi… Anne olmayı, elindeki test sonucuyla o an hisseden her kadın gibi. Bir kontrol, iki kontrol, rutin testler. Her şey yolunda. Sağlıklı bir gebelik süreci. Ve birden her şey değişiyor.

Bebeğimi kaybetme korkusuyla karşı karşıyayım. Oysa ne kadar güzel hayallerimiz vardı…

Oğlumla neler neler yapacaktım..

Sonra bir gün doktor bir şeylerin ters gittiğini söyledi. ‘Bebeği kaybedebilirsiniz’ dedi ve doğum için Ankara’ya gitmemi önerdi. 4 gün sonrası için randevumu bile almıştı. Ne kadar iyi biri!

4 gün boyunca oğlumla güzel günler geçireceğimi umut ettiğim evimizde korkuyla bekledik. Ağlamadım henüz.

Başka bir şehirdeydim artık! Beni o gün ilk kez gören kadın doğum doktoru bebeğin alınması konusunda kararsız kalmıştı. Ona göre karnımdaki bebek ya bu gece ölürdü, ya sabaha, ya da bir sonraki sabaha. Tüm gecem, başımda bir hemşire ile doğumhanenin sedyesinde tavan aydınlatmasına bakmakla geçti. Sabah oldu ve kimse ölmedi…

Ne ara sabah olmuştu, beni kim ameliyata hazırladı, eşimle, annemle vedalaştım mı bilmiyorum. Sezaryen zamanı.. Umut var. Korku var. Heyecan yok.
Bedenimde nefes alan bir can, atan bir kalp var. Hala..

O sesi duymak için bekliyorum.
Ameliyathane bembeyazdı. Hemen solumda beyaz duvarda gri bir saat. Sabah saatleri.
Sanırım 8’i bir şeyler geçiyor. Birden ayıldım. Bebek yok. Nerede bebek? "Nerede bebeğim" diye soramam!
Ayıldığımda etrafımdaki kalabalık azalmıştı. Bir iki kişi kalmıştı. Biri ortalığı toparlıyor, biri başımda bekliyor. Saat hala 8’i bir şeyler geçiyor. Sonra beni odaya aldılar. Kapısında ‘yüksek riskli gebelikler’ yazıyor. 1 kadın var. Sonunda kucağına bebeğini almanın mutluluğunu yaşayan bir kadın… Sana o mutluluğun içinde gözleriyle destek olmaya çalışan ve acını anlamaya çalışan bir kadın. Annem, annem yanımda. Bekliyorum. Nefes alıyor muyum? Belli değil.

Sonra kapı aralanıyor. Bana değil…
Sonra kapı aralanıyor. Bana değil…
Sonra kapı aralanıyor, yine bana değil.
Annemde ses yok, bende soru…

Bekliyorum.
Bekliyorum…

Sonra yine kapı aralanıyor. Eşim kapının arkasında.
Yüzünden anlamaya çalışıyorum. Umut, korku, merak, bildikleriyle yalnız kalmış eşim.

Ağlamış mı ne ? Saçlarındaki beyazları önceden fark etmemiş olamam.
Kapı kapanıyor, bir daha aralanıyor. Bir ses. Bir cümle.
"Bebek için bez ve kıyafet " ahh  bebek…
Ağlamak mı istersin? Bağırmak mı istersin? Haykırmak mı? Herkese sarılmak mı? Ceylan gibi seke seke koşmak… Yaşıyor yaşıyor benim bebeğim yaşıyor….

Buraya kadar her şey yolunda. İçin umut doldu değil mi? Benim de öyleydi.
Hikâye böyle sürdü… 3 gün olmuştu. Anne olalı tam 3 gün. Ama bebeğimi hala görmemiştim.

Doktorların biri geliyor, biri gidiyor. "Bebeğin durumu kötü. Böbrekler çalışmıyor. Kalbi delik,

başı, vücudu şiş. Rengi kötü, lösemi, küçük, çok küçük…" Umut sınırlı. Acı sınırsız. Bunları duyduğumda yenidoğan yoğun bakımdaydım. Onun küvezinin başında. Herkes bana bakıyor. ‘Bebegini 3 gündür görmeyen kadın geldi’ diyorlardı heralde.

Bebeğin durumu o kadar kötü ki. Her sabah aynı cümle "Hazırlıklı olun. Hazırlıklı olun." Bir anne bebeğinin ölümüne nasıl hazırlanır ki. Bilmiyorum. İlk kez anne oldum ben, nereden bileceğim?

Gel git mesken ettik küvezini. Sütünü bezini eksik etmedik. Ama hala annesi gibi
hissetmiyorum. Bir gün hissettim ama… Onu ilk kucağıma aldığımda… 1 aydan fazla olmuştu. Hala ölmemişti. Kuvezinin yeri değişmişti o gün. Kucağıma veren hemşire benim için dünyanın en iyi insanıydı o an. Sanki pembe pelerinini giymiş bir kahraman. Küvezdeki diğer bebekleri anne kokusu çoktan sarmıştı. Anneler, bebeklerini emziriyor, kucaklarına istedikleri gibi alabiliyorlardı. İşte o gün ben de kucağıma aldığımda sona biraz daha yaklaşmıştık. Bu, aylarca bedenimde taşıdığım bebeğimle ayrılığımızın ilk kavuşmasıydı.
Asıl mevzuya gelelim artık. "Down olduğunu biliyor muydun?" Testler, kahrolası testler…
Nasıl öğrendiğimi hatırladığım anlarda aklıma hep aynı şey geliyor. Beynime kazınan o iki kelime. Bir doktorun dilinden dökülen o iki kelime. Zihnimin içinde.  "Oğlunuz DOWN SENDROMLU…" O doktorun odasından ne zaman çıktığımı, kapı tokmağına dokunup kapıyı nasıl araladığımı hala hatırlamıyorum. O iki kelimeyi duydum ve zaman durdu. Kendime geldiğimde arabanın ön koktuğundaydım. Yanımda eşim vardı. Sessizdi. Arka koltuktan kısık tonda bir ağlama sesi… Annem… Doğru o da oradaydı, o da duymuştu.
Sonra diğer anlar…. Nasıl öğrendiğimizi hatırladığım diğer anlar. Sıralı her biri. Hepsi aynı yere çıkıyor.

Canımın nasıl yandığını, nasıl acı içinde kıvrandığımı, nasıl çaresiz kaldığımı hatırlatıyor her an, her biri. Sonra hiç bir şeye bu kadar yanmadığımı anlıyorum. Hayatımda hiçbir şey beni böylesine çaresiz hissettirmedi, hayatımı böylesine birden bire, iki kelimeyle mahvetmedi.

Zaman geçti, ağlaştık, yıkıldık kahrolduk, mahvolduk, bittik ya! Neden, neden, neden ben?
Günahlarımın hepsini yazdım. Her birini o günün koşullarında neden yaptığımı düşündüm.

Küçükken annemin kardeşimle yaramazlık yapıyoruz diye, bizi psikologa götürdüğünü hatırladım. Psikolog her seansta aynı ödevle eve yollardı bizi. "Kardeşinde sevdiğin ve sevmediğin şeyleri yaz!" Yazdım, sayfalarca yazdım. Bu sefer kardeşimi değil ama. Annesi olduğum şeyin artı ve eksilerini. Şimdi yazmayacağım o gün karaladıklarımı. Artı yok işte onu bilin yeter..

Zaman daha da geçti, öyle uzun değil ya 1, 2 ay. Biz hala bir hastanenin yoğun bakımındayız. Tenini acıttılar, saçını kopardılar, minik pamuk yüzünü bantlarla kanattılar.
Kestiler, biçtiler.

Evet Allahım. Çok özür dilerim, senden gelene razı olmadım. Evet, onun hiç bir eksiği yok. O bu dünyaya tüm artılarıyla gelmiş. Fazladan bir kromozonu çantasına atmış ve bana gelmiş. Beni seçti. Aylar alsa da onu kabullenmem. Hayatım eskisinden çok, çok, çok daha özel ve güzeldi artık.

Anlamlı… İyi ki sen beni seçtin oğlum. İyi ki çantanı kaptın da geldin. Sana hemen sarılamadığım için, senden bir gün af dileyeceğim ve o gün bunları duyacaksın.

‘İnsan bilmediğinden korkar’ oğlum. Ben bilmiyordum. Bu kadar harika bir çocuk olacağını, ben bilmiyordum. Çevre baskısından korktum. Beni annen yaptığın için her bir hücremle sana minnettarım oğlum. Her zaman yanındayım, her zaman yanımdasın.

Ömer Tarık’ın annesi Canan

1 DOWN HİKAYESİ

image

16 Ekim 2015 cuma saat 13:06…

İnci’den önce haberi geldi koşa koşa… doktor gözlerimin önünde, yatağın karşısında duruyor… sesi kulaklarımda “down seındromlu olduğunu biliyor muydunuz?”

Kafam allak bullak oldu, her saniyesini hatırlıyorum… eşime baktım, gözleri ağzına kadar dolmuş ama ağlamıyor… elimi sıkıyor, titriyor elleri,terlemiş,hala elim ıslak sanki..

“biz her testi yaptırdık” diyorum, doktor bir sürü cümle kuruyor… sadece “yanınıza gelince görünce de anlayacaksınız zaten “diyor ve gidiyor…

“Ben ne doğurdum acaba” diyorum… halbuki gördüm.. pespembe yanaklı simsiyah saçlı bi kız getirdiler, kokladım… misss gibiydi…

1 sene geçti… unutamıyorum o ilk günü.. hüzün basıyor bir daha… inci down olduğu için değil, kötü haber gibi geldiği için.. boş yere üzüldüğüm için… böyle güzel güleceğini söylemedikleri için.. tüm zorluklara rağmen hep neşemi yerine getireceğini bilmediğim için… o gün doğumunu değil de yasını tuttuğum için… utanıyorum…

1 senedir koşuyoruz… rapor için… eğitim için…doktor için… destek olanlar da vardı. tüm gücüyle köstek olanlar da.. yorulmadım, yorulmayacağım… “bigün herkes inci yi duyacak” dedim, herkes değil ama 23bin kişi duydu.. 23bin kişi izliyor, seviyor, öpücük yolluyor, hediye yolluyor.. ama inciden hiç korkmuyor, ondan kaçmıyor, onu saklamıyor, sadece ekranda gördükleri bir bebek için öyle güzel cümleler kuruyor… eleştri de alıyorum ama onlar inci yi iyi bir yere getirmek için neler yaptığımı bilmiyor…

16 Ekim 2016 pazar… İnci +1 yaşında.. büyüdük… bence kocaman oldu bile… doğduğu gün yapamadığım, büyüdüğünde yapamayacağım herşey için bu 1 yaşı kutluyoruz… madem +1 fazlayız, bu 1 yaş çok önemli bizim için…

iyi ki doğdun annecim.. iyi ki geldin güzel kızım..boncuk gözlerin iyi ki bakıyor bana… iyi ki mis kokunu çekiyorum içime doya doya.. iyi ki seçtin beni… iyi ki varsın hayatımda… çok uzun yıllar da yanımda olacaksın inşallah.. ve ben, senin doğum gününde kendime bir dilek diliyorum.. Allah bana sana yetecek güç, seninle geçirecek çok uzun sağlıklı yaşam versin… ve biz seninle aynı gün göçüp gidelim.. hiç ayrılmayalım…. seni çok seviyorum…